Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları Pena Sarayı - Pena Palace - Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları

Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları

www.3boyutlumekanlar.com

PENA SARAYI (PORTEKİZ/SİNTRA)

Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları





HARİTA - PAYLAŞIM:

    Bu sayfayı E-Posta, Facebook'ta, Twitter'da, Google+ ile paylaşım yapabilir, Harita'da göster butonu ile bulunan yerleşkenin konumunu görebilirsiniz.

    Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları Mekanların 3 Boyutlu Sanal Turları

PENA SARAYI - PENA PALACE:

    Lizbon’un Rossio tren istasyonu, sadece Sintra istikameti için kullanılan bir tren garı. Tek bir hat var ve 10 dakikada bir tren kalkıyor. Yaklaşık 37 dakikada tren, son durak olan Sintra’ya ulaşıyor.

    Sintra’nın bulunduğu noktadan, okyanus kıyılarına kadar olan kara parçası, ormanlık vadilerle çevrili, yosun ve eğreltiotlarının yeşermesine elverişli iklimi olan, doğal bir park alanı. Palacio Pena’nın ( Pena Sarayı ) içinde yer aldığı bahçe ise, hem saray hem de park olarak, 1995’te Unesco Koruma Listesi’ne alınmış. Park neden diye düşünürken, görünce nedenini anlıyoruz.

    Sintra ve civarı, sahip olduğu doğal güzellikleri, sarayları, müzeleri ve Avrupa karasının en batı ucu olan Cabo de Roca noktası ile, kesinlikle çok iyi zaman ayrılması gereken bir bölge. Trenden inilen nokta, Sintra’nın Estefania denilen bölgesi, yani burada oturan ve yaşayanların ikamet alanı. Bu bölgede, Sintra’nın eski Casino binasında, Berardo Koleksiyonu’nun küçük bir kısmına ev sahipliği yapan, Sintra Museu de Arte Moderna ( Modern Santlar Müzesi )gezilebiliyor.

    İstasyonun önündeki otobüs durağından kalkan 434 numaralı otobüs, bölgede gezilecek her noktadan geçerek,belirli duraklarda inmenizi ve istediğiniz zaman tekrar binerek, yine durağa gelmenizi sağlayan, bir ring sefer hattı yapıyor. Eğer, Cabo de Roca’ya, yani Avrupa karasının en batısındaki uç noktasına gitmek isteniyorsa, mutlaka oraya ulaşımı sağlayan 403 numaralı otobüsün saatlerini incelemek gerekli. Cabo de Roca, yaklaşık 45-50 dakikalık bir mesafede olduğu için, 403 numaralı otobüsün sık saatleri yok ve öğleden sonra saatler iyice seyrekleşiyor. Aynı noktaya ve Sintra’ya, Lizbon’un sayfiye yerleşimi Cascais üzerinden de ulaşmak mümkün.

    Otobüs hattı, önce kısa bir yürüme mesafesindeki tarihi şehir merkezi, Sintra-Vila’ya iniyor. İgreja de Santa Maria adlı bir capucin keşiş mezarında ve Castelo dos Mouros ( Moorish Castle ) denilen 9.yy.da yapılmış bir mağrip kalesi harabelerinde de, duraklar bulunuyor. Surlarından çok güzel okyanus manzarası görülebilen Mağrip kalesini geçince, Palacio Pena’da iniyoruz.( Pena Sarayı )

    Daha doğrusu indiğimiz durak, Parque Pena, Pena Bahçesi’nin aşağı girişi. Bu koru, Unesco’nun koruma kapsamına aldığı bir doğal alan olsa da, insan eli ile yapılmış ilaveler de, dikkate değer özelliklere sahip. İster yürüyerek, ister girişteki küçük tren ile gezilebilen park, bir tepeliğin, çeşitli tarihsel figürlerin oluşturduğu bahçelerle, özel bitki türlerinin sergilendiği, bir arboretum'a dönüştürülmesinin oldukça özel bir örneği. Küçük gölcükler, farklı mimari stillerde çeşmeler, pavilyonlar, mağaralar, şapeller, eserini koruyan bronz kral heykeli ( 1840) ve en tepe noktada gözlem alanı ile 529 m.ye konulmuş büyük bir haç, bulunuyor. Oldukça geniş bir alana sahip, bir koru burası.

    Palacio Pena, Pena Sarayı ise, parkın orta noktasında, kraliyet ailelerinin yazlık ikametgahı olarak, bir ortaçağ manastırının üstüne yapılmış. Saray, manulin tarzın alaycı bir kopyası gibi kubbeler, kuleler, mazgallar ve renk karmaşası silsilesine sahip. Kraliçe II.Maria’nın kocası, Saxe-Coburg-Gotha’lı Ferdinand tarafından Alman mimar, Baron Eschwege’ye, 1840 yılında yaptırılmış. İçi ise, 1940’da Portekizden kaçan kraliyet ailesinin bıraktığı gibi korunmuş.

    Saray, park alanında bir tepenin üzerinde konumlanmış ve açık bir havada çok rahatça Lizbon’un metropol alanlarından dahi görülebiliyor. Portekiz ulusal anıtlarından biri olan saray, 19.yy.romantizminin, en belirgin temsilcilerinden birini oluşturmakta ve Portekiz’inde yedi harikasından biri.

    Yüzyıllar boyunca Pena, az sayıda rahibin yerleştiği sakin, küçük bir meditasyon yeri olarak, küçük bir manastır iken,1755 Büyük Lizbon Depremi ile harabeye dönüşmüş. 1838 yılında, Kral Ferdinand II, eski manastırı ve Mağrib Kalesi’n e kadar olan alanı ,yeniden düzenlemeye ve Portekiz Kraliyet ailesi için bir yazlık saray olarak yeniden inşaa etmeye karar vermiş.

    Son Portekiz Kraliçesi Amelia’nın sürgüne gitmeden önce son gecesini geçirdiği saray, 1910’da Cumhuriyetin ilanı ile ,ulusal anıtlar kategorisine alınmış ve müze olarak kullanılmaya başlanmış. Bugün saray, Portekiz Cumhuriyeti tarafından hükümet ve çeşitli görevler için kullanılmakta.

    Enteresanlığı karman çorman görüntüsünde olan Palacio Pena, fazla büyük değil. Kademeli olarak geçilen iki geniş iç avluya sahip. Cephede, tarz ve uslup karmaşası, renk cümbüşü, sarayı benzeri olmayan ve herhangi bir sınıfa sokulmayan bir konuma oturtmuş. Mütevazi bir yazlık saray olan Palacio Pena, konumu ile daha iddialı. Atlas Okyanusu’na ve geniş bir ormana hakim, sonsuz bir manzara ve hakimiyet söz konusu.

    Pena Park, 2200 hektarlık engebeli bir arazi. Park, saray ile aynı zamanda oluşturulmuş, sarayda kullanılan romantizm parkada yansıtılmış. Kral, dikilecek ağaçların uzak sömürgelerden getirilmesini temin etmiş. Parkta, Kuzey Amerika Sequoiası, Manolya, Çin Ginkgo’su, Japon Cryptomeria’sı gibi nadide türler ile Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen eğrelti otları ve ağaçlar geniş bir yelpazede yoğunlaşmış. Parkın çeşitli bölgelerinden direkt olarak saraya bağlanan labirentvari bir yollar ve patikalar sistemi de mevcut.

    İç dekorasyonda da, dış cephelerde olduğu gibi Mağrip etkisi baskın. Kraliçe ve kralın odaları, aile oturma odaları, kraliçenin manzaralı terası, kralın çalışma odası, özellikle dikkat çeken Arab Hall-Arap Salonu, şapel, büyük salon ve mutfak gezilebiliyor.

    İçerideki en ilgi çekici figürler, türbanlı Mağribilerin heykelleri tarafından tutulan elektrikli avizeler. Bu heykellerin türbanlarını, Osmanlı kavuklarına da benzettiğimiz için biraz da alınarak çıkıyoruz saraydan.

    Saraya geldiğimiz küçük tren bizi tekrar aşağı götürüyor. Tarihi Sintra Merkezinde, Palacio Nacional ( Ulusal Saray )gezilebiliyor. Mevcut halini, Vasco de Gama’nın hamisi Dom Manuel I zamanında almış, ( 1433) görkemli bir gotik-manulin karışımı eski saray. Sintra müzik festivalinin yapıldığı sarayın en belirgin özelliği, dış cephede hemen dikkat çeken ve ne olduğu konusunda merak uyandıran iki konik baca ki, mutfak bacaları oluyorlar.

    Tarihi şehir civarında, keşiş mezarları ve çok güzel çeşmelerin bulunması, özellikle etrafı yürüyerek gezmeye yönlendiriyor insanı. Zaten doğa ve ortam, o kadar çekici, o kadar huzur verici ki, elinizde olmadan bir yerleri dolaşmaya başlıyorsunuz.

    Tarihi merkezde bulunan, Museu do Brinquedo ( Oyuncak Müzesi ) de çocuklu aileler için hayli cezbedici. Birinci kattaki 3000 yıllık eski Mısır taş oyuncakları, PSP’lerle adam öldürmeyi oyun sanan zamane çocuklarının görmesi gereken parçalar.1930’lardan kama Hornby trenleri ve ilk Alman oyuncak arabaları, oyuncak askerler, sömürgelerden gelen tahta oyuncaklar oldukça ilgi çekiyor.

    Tarihi merkezin biraz dışında, Palacio da Regaleira bulunuyor. Sintra’nın en süslü yapılarından biri olan saray, 19yy.da, zengin bir Brezilya’lı için yapılmış.

    Garın önündeki otobüs durağından, 435 numaralı otobüs ile Monserrat Sarayı’na da gidilebiliyor. Monserrat, daha farklı bir güzergah ve Sintra’nın iyice dışında kalıyor. Mağribi ve İtalyan tarzı karışımı ile bir Viktoryen Saray olan Monserrat Sarayı, adını daha ziyade, belirli sürelerde burada kalan, İngilizler sayesinde duyurmuş. Uygunsuz tercihleri yüzünden 1793’te, İngiltere’den kaçmak zorunda kalan, W.Becford ve bahçeyi 1000’in üzerinde farklı bitki türü ile bezemiş olan Francis Cook.

    403 numaralı Cascais otobüsü ile Cabo de Roca’ya doğru ilerliyoruz. Doğal park alanındaki orman kasabalarını geçtikten sonra, okyanusa yaklaştıkça, iklim sertleşiyor ve bitki örtüsü, ormanlıktan, yosun, liken, çalılık tipine dönüyor. Küçük köy tipi yerleşimler, tepelik alanlarda kalıyor. Geçtiğimiz az haneli küçük yerleşimlerde, bir iki gün kalma, uzaktan okyanusu koklayarak bir iki gün geçirme, iklimin sertliğini daha çok hissedebilme konusunda, şiddetli bir arzuya kapılıyoruz.

    İlk işimiz, sadece, bir restoran, bir kafe, bir hediyelik eşya mağazası, bir deniz feneri ve bir turizm ofisi bulunan Cabo de Roca’da, turizm bürosundan, Avrupa’nın en ucunda bulunduğumuza dair,10 € karşılığında adımıza yazılmış sertifika almak oluyor.

    Okyanus kenarında, yarın üzerinde, taşlardan yapılmış bir dikit ile bulunduğumuz en uç nokta belirtilmiş. Denizi ilk defa görenler gibi, bizde okyanusu ilk defa görünce, çocukça, heyecanlı bir sevinç yaşıyoruz. Coğrafi olarak, vurgulayıcı bir konumda olmak, sanki kıtayı biz keşfetmişiz gibi bir mutluluk veriyor.

    Okyanusu görmek ise, bambaşka. Sonsuz bir açıklık ve sizi çağıran çok güçlü bir özgürlük hissi. Bu duygu ile yaşıyorlarsa Portekizliler, kaşiflerin ve büyük gemicilerin Portekiz’den çıkması şaşırtıcı değil. O kadar koyu, kararlı ve azametli bir havası var ki okyanusun, sizi kendine doğru çekiyor ve karşı koymakta zorlanıyorsunuz adeta.

    Ufuklar sakin görünüyor ama, kıyılarda kayalara çarpan dalgalar, okyanusun gücünü ve kızgın yüzünü gösteriyor. Çarpan dalgaların oluşturduğu, su buharından oluşan ince sis perdesinin arkasında, daha kuzeyde kalan yerleşimler Portekizin sahil kasabaları. ( Praia dos Maços, Azenhas do Mar ) Güneyde ise, uzakta Cabo de Raso burnu seçiliyor, Portekiz’in güney köşesi.

    İki burun, Cabo de Roca ve Cabo Raso arasında, sörfçülerin uğrak yeri olan, Praia de Guincho plajını yukarıdan görüyoruz.Yazlık bir belde olan bölgenin plajı, göz alabildiğine. Kıyıya vuran dalga boyları şaşırtıcı boyutta büyük, dalga araları ise çok uzun, güçlü kuvvetli, vakur dalgalar.

    Son durağımız olan Cascais’e yaklaştıkça, yerleşimler büyümeye başlıyor, yollar daha düzleşip genişliyor ve şehir trafiği başlıyor. Cascais’den, Lizbon merkezindeki Cais de Sodre tren istasyonuna, her 10 dakikada bir tren kalkıyor. Lizbon’a kadar olan yarım saatlik mesafedeki sahil şeridi, bir başka banliyö alanı.

    Eski bir balıkçı köyü olan Cascais’de, çok sayıda plaj var. Küçük bir kale ( Cidadela )ve önünde Cascais marinası yer alıyor.Tren istasyonunun önünden, balık pazarına kadar uzanan, Rua Frederico Arouca öncelikli olmak üzere, çevreleyen caddeler, tanımak amaçlı gezilebilecek caddeleri.

    Largo da Praha da Rainha meydanından kumsala bakarak, deniz kenarına yürüyüp, elimizi okyanusa sokarak bir saygı selamı vermek istiyoruz. Burası okyanusun Afrika’ya bakan yüzü.

    Tren sahil boyunca deniz kenarından ilerleyerek Lizbon’a gidiyor. Görkemli villaları, lüks otelleri ve simge olmuş casino’su ile çok yakındaki Estoril, Portekiz’in Rivierası. II.Dünya Svaşı sırasında burası, kraliyet ailesinin sürgün edildiği ve pek çok casusun isim yaptığı bir yer. Ian Flemming ( James Bond’un yazarı )çift taraflı ajanları gözlemlemek için, burayı mesken tutmuş ve ilk James Bond romanı olan Casino Royal’ de, buradaki Casino deneyimini kullanmış.

    Tren, güzel kıyıları ile Estoril’i geçtikten sonra, daha büyük bir merkez olan Oeiras’a geliyor. Bu noktadan sonra, okyanus biterek, nehir ağzının başladığı alana ve Lizbon’a ulaşıyoruz.

    The Pena National Palace (Portuguese: Palácio Nacional da Pena) is a Romanticist palace in São Pedro de Penaferrim, in the municipality of Sintra, Portugal. The palace stands on the top of a hill above the town of Sintra, and on a clear day it can be easily seen from Lisbon and much of its metropolitan area. It is a national monument and constitutes one of the major expressions of 19th-century Romanticism in the world. The palace is a UNESCO World Heritage Site and one of the Seven Wonders of Portugal. It is also used for state occasions by the President of the Portuguese Republic and other government officials.

    History: The palace's history started in the Middle Ages when a chapel dedicated to Our Lady of Pena was built on the top of the hill above Sintra. According to tradition, construction occurred after an apparition of the Virgin Mary. In 1493, King John II, accompanied by his wife Queen Leonor, made a pilgrimage to the site to fulfill a vow. His successor, King Manuel I, was also very fond of this sanctuary, and ordered the construction of a monastery on this site which was donated to the Order of Saint Jerome. For centuries Pena was a small, quiet place for meditation, housing a maximum of eighteen monks. In the 18th century the monastery was severely damaged by lightning. However, it was the Great Lisbon Earthquake of 1755, occurring shortly afterwards, that took the heaviest toll on the monastery, reducing it to ruins. Nonetheless, the chapel (and its works of marble and alabaster attributed to Nicolau Chanterene) escaped without significant damage. For many decades the ruins remained untouched, but they still astonished young prince Ferdinand. In 1838, as King consort Ferdinand II, he decided to acquire the old monastery, all of the surrounding lands, the nearby Castle of the Moors and a few other estates in the area. King Ferdinand then set out to transform the remains of the monastery into a palace that would serve as a summer residence for the Portuguese royal family. The commission for the Romantic style rebuilding was given to Lieutenant-General and mining engineer Baron Wilhelm Ludwig von Eschwege. Eschwege, a German amateur architect, was much traveled and likely had knowledge of several castles along the Rhine river. The construction took place between 1842–1854, although it was almost completed in 1847: King Ferdinand and Queen Maria II intervened decisively on matters of decoration and symbolism. Among others, the King suggested vault arches, Medieval and Islamic elements be included, and he also designed an ornate window for the main façade (inspired by the chapter house window of the Convent of the Order of Christ in Tomar). After the death of Ferdinand the palace passed into the possession of his second wife Elisa Hensler, Countess of Edla. The latter then sold the palace to King Luís, who wanted to retrieve it for the royal family, and thereafter the palace was frequently used by the family. In 1889 it was purchased by the Portuguese State, and after the Republican Revolution of 1910 it was classified as a national monument and transformed into a museum. The last queen of Portugal, Queen Amélia, spent her last night at the palace before leaving the country in exile. The palace quickly drew visitors and became one of Portugal's most visited monuments. Over time the colors of the red and yellow façades faded, and for many years the palace was visually identified as being entirely gray. By the end of the 20th century the palace was repainted and the original colors restored. In 1995, the palace and the rest of the Cultural Landscape of Sintra were classified as a World Heritage Site by UNESCO.

    Convent section and clock tower: As many elements as possible were preserved of the remains of the Hieronymite convent including the cloister, the dining room, the sacristy, and the Manueline-Renaissance chapel. All were embedded in a new section that featured a wide terrace and a clock tower. The Queen's Terrace is perhaps the best spot for obtaining an overall picture of the architecture of the palace. The terrace features a sundial and a cannon. An automatic mechanism actuated by the sundial used to cause the cannon to be fired every day at noon. The clock tower was completed in 1843.

    Interior: The interiors of the Pena Palace were adapted to serve as the Summer residence of the royal family. It has amazing stuccos, painted walls in trompe-l'oeil and various revetments in tile from the 19th century, forming part of the numerous royal collections.

    The Pena Park: The Pena Park is a vast forested area completely surrounding the Pena Palace, spreading for over 200 hectares of uneven terrain. The park was created at the same time as the palace by King Ferdinand II, who was assisted in the task by the Baron von Eschwege and the Baron von Kessler. The exotic taste of the Romanticism was applied to the park as it was to the palace. The king ordered trees from diverse, distant lands to be planted there. Those included North American Sequoia, Lawson's Cypress, Magnolia and Western Redcedar, Chinese Ginkgo, Japanese Cryptomeria, and a wide variety of ferns and tree ferns from Australia and New Zealand, concentrated in the Queen's Fern Garden (Feteira da Rainha). The park has a labyrinthic system of paths and narrow roads, connecting the palace to the many points of interest throughout the park, as well as to its two gated exits.

    Source: https://en.wikipedia.org/wiki/Pena_National_Palace

    Aynı odak noktasından farklı açılardan çekilen resimler bilgisayar ortamında birleştirilerek ortaya mekanın çepe çevre saran 3 boyutlu sanal turu çıkıyor. Bu sanal turu izleyerek kendinizi ordaymış gibi hissedeceksiniz. Mekanın 3 boyutlu sanal turu izlemek için mausunuzu kullanarak ister yaklaştırabilir ister uzaklaştırabilir yada tam ekran modunda kullanabilirsiniz.
    Bu mekanın sanal turu hazırlanması için toplam her açıdan 210 adet resim çekildi.

    Dosyanın .exe sürümünü indirmek için tıklayınız.